

İçimdeki bu spor tutkusu nereden geliyor tam olarak anlamam mümkün değil. Ama sanırım her şeyin temelinde, en derinde "ben bu şeyi buradan atsam şuradaki şeye kesin sokarım galiba lan!?" tarzı bir gaz var. Bu kadar sene sonra da hâlâ geçmiş değil. Hatta daha genel olarak şöyle bir düşündüm de, dünya üzerinde sporun varlığını böyle bir duyguya borçluyuz sanırım. Futbol, basketbol, golf, tenis, bilardo, curling vs. kısacası çoğu spor böyle bir gazın farklı şekillerde ortaya çıkmış hali sanki. Ve aslında bu duygu sayesinde oyunların aslında bizden çok uzak olan profesyonel yönüyle bu kadar kolay ve sıcak bir ilişki kurabiliyoruz galiba. Bu yüzden elimizde çöpe atılmayı bekleyen bir şeyle mutfağa girdiğimizde bir anda gözlerimiz uzak köşedeki çöp kutusuna kitleniyor, kulağımıza aniden tutkulu seyirci sesleri doluyor, elimiz başımızın üstüne doğru kalkıyor ve önemli bir maçı son saniye basketiyle takımına kazandırmak üzere olan bir oyuncu havasına bürünebiliyoruz. Bu yüzden bir oyuncu güzel bir gol attığında buna çok sevinebiliyor ve hayranlıkla tekrar tekrar izleyebiliyoruz. Çünkü o duyguyu hepimiz biliyoruz. İçindeki beyaz süngeri dikişlerden dışarı fırlamış sünger topumuzu klas bir plaseyle salonun öbür ucundaki sehpanın çatalına mıhladığımızda o zevki biz de yaşıyoruz çünkü. Bu gaz hiç bitmesin!! Resimlere gelince, bahsettiğim bu gazın benim içimdeki gelişmesinde ve kendi çapımda dünya sporuyla bütünleşmesinde en önemli katkıya sahip üç şeyi, onlardan aldığım keyfin benzerini sanırım hâlâ bulamadığımdan burada anmak istedim. Fast break dergisi, Panini Euro 96 çıkartma albümü ve sensible world of soccer...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder