Kasım 03, 2010
Futbolun Adaletsizliği
Bugün uzun bir zaman sonra yazdığım ilk yazının konusuna karar vermeye çalışıyordum. Elimde Amerikaya geldigimden beri izledigim Amerikan Futbolu, Beyzbol Finalleri, Buz Hokeyi ve NBA sezonun başlangıcı gibi seçenekler varken 2.yarısını izlemeye başladığım Milan-Real Madrid maçında gördüklerim sonucu konunun Futbolun Adaletsizliği olmasına karar verdim. Şimdilik diğer konuları yakın gelecekte üstüne yazı yazmak üzere bir kenara bırakıyorum. Macın 50'li dakikalarında Milanın bu basiretsiz kadrosuyla Şampiyonlar Liginde olmaması gerektiği hatta bu sezonun sonunda fotboldan emekli olup kulübü kapatıp yerini daha genç takımlara bırakması gerektiğini düşünüyordum. 60. Dakikada gerçekleşen İnzaghi-Ronaldinho değişikliği adeta düşüncelerimi kanıtlar nitelikteydi. Konumuz Futbolun adaletsizliği bunu bugün bir defa daha gördüm. Bunun nedeni maçın sonucunun hakedilen sonuç olması veya olmaması degil. Sıkıcı olan maçta Milan'ın 10 dakikada attığı iki golle bir anda öne geçmesi beni ilgilendirmiyor ne Real Madridi seviyorum ne de Milanı, hatta açıkçası söylemek gerekirse iki takım da futbolda en sevmedigim takımlar arasında. Ancak konunun futbolun adaletsizliğine gelmesinin nedeni Filippo İnzaghi'dir . Dakikalar 68i gösterirken futbol ne kadar adaletsiz biy oyun olduğunu gösterdi. Milan hücumunda sol kanata atılan kötü topta ilk hata pepeden geldi ve pepe topu ıskaladı topu önüne alan Ibrahimovic sol kanattan kötü bir orta yaptı, ancak ikinci hata Casillas'tan geldi ve Casillas topu tutamayıp sektirdi ve o anda futbol tarihinde boş kale top ve Filippo Inzaghi 3lüsü belki de 100 küsürüncü kere bir araya geldi ve yazımın konusunu oluşturdu. 2 tane bireysel hata ve toplam 4 tane kötü hareket sonucu Filippo Inzaghinin golü geldi. Ama tabi ki olay bununla kalmadı. Benim bu yazıya başladığım anda dakikaların 78i gösterdigi anda spikerlerin açık ofsayt olarak yorumladıgı benim izleyemedigim anda ofsayt spekülasyonları ve yine Casillas'ın manasız sıçrayışı sonucu Filippo Inzaghi ikinci golünü attı inanılmaz bir şekilde. Bugün bana son 10 yılın en iyi yüz forvetini sorsalar Filippo Inzaghiyi bu 100 kişi arasına almam hatta belki 200'e bile sokmam ancak bu bir şey degiştirmiyor, gelecek nesiller bundan 40 yıl sonra izledikleri bir futbol programında (futbol mundial gibi) loş bir salonda deri bordo bir koltukta oturarak kendi hayatını futbolunu anlatan Filippo Inzaghiyi dinliyor olacaklar büyük olasılıkla da bir Inter - Milan derbisi oncesi kendi oynadığı derbileri anlatacak. İşte sırf bu yüzden bile futbol adaletsiz bir oyun. Bu yüzden de 90. dakikada gelen Pedro de Leon'un golü bu yazının konusunu değiştirmicek. (Bu arada İnzaghi'nin ikinci golünün tekrarını izledim bence net ofsayt pozisyon)
Ekim 25, 2010
Leblebilemeye geliyoruz!!
Evet dönüyoruz, leblebilemeye geliyoruz!! Yedikçe susatan, susadıkça içtiren ve içtikçe sıçtıran lezzet dünya spor kamuoyuna renk katmaya kaldığı yerden devam ediyor. Yokluğumuz boyunca neler mi oldu? Benim hatırladığım kadarıyla;
Bursaspor nefesleri kesen son haftada Süper Lig şampiyonluğuna erişti ve Trabzonspor'dan sonra şampiyonluk sevinci yaşayan ikinci anadolu takımı oldu. Bu başarının mimarlarından birinin son maçta Fenerbahçe'ye yenilmemeyi başaran Trabzonspor olması da ilginçti.
Dünya Kupası sönük geçen grup maçlarından sonra zevkli mücadelelere sahne olan finalleriyle yazın başlangıcına heyecan kattı. Son Avrupa Şampiyonu İspanya ilk maçını kaybedip sonrakilerin hepsini 1-0 kazanarak Dünya Şampiyonu oldu ve akıllara Yunanistan'ın Avrupa Şampiyonluğu'nu getirdi. Almanya finale kadar oynadığı futbolla göz doldurdu. Türkiye ise tabi ki "Biz olsaydık kesin finaldeydik, giden takımları görüyoruz" tartışmalarına odaklanarak kaçan turnuvadan gereken derslerin aldığının sinyalini verdi.
Bir başka uluslararası turnuva heyecanı ise Türkiye'de yaşandı. Dünya Basketbol Şampiyonası'nda milli takım coştu. Daha önce büyük turnuvalarda yenilerek elendiği tüm takımları yenerek bizlere inanılmaz anlar yaşattı. Özellikle son saniye blokfaulumsuyla kazandığımız Sırbistan yarı finali unutulmazdı. Final ise hiç oynanmasaydı daha iyiydi.
Bu sırada NBA'de de yaz transferleri heyecanı yaşanıyordu. LeBron James dahil bir çok yıldız oyuncunun serbest kalacağı yaz döneminde oyuncuların verecekleri kararlar sabırsızlıkla bekleniyordu. Wade'i takımda tutabilecekler mi diye merak edilen Heat onu takımda tutmakla kalmayıp LeBron James ve Chris Bosh'u da kadroya eklemeyi başardı. Böylelikle gelecek sezon hangi takımı tutmayacağım konusu da netleşmiş oldu. Fakat hangi takımı destekleyeceğim hala belirsiz. Aynı süreçte Semih Erden'in Celtics'e, Ömer Aşık'ın Chicago'ya gitmesi NBA'deki Türk oyuncu sayısını 5'e çıkarmış oldu.
Şimdilik hatırlayabildiklerim bunlar.
Son durumlar?
Peki liglerde durumlar nasıl? Genel tablo nedir? Bütün bunları, takımlar ve oyuncularla ilgili dedikoduları daha sonraya saklıyorum.
Yepisyeni içerik!
Leblebispor'da bundan böyle Amerikan sporlarının ağırlığı da hissedilecek. Washington'daki ajanımız Homidi Gırtlak yeni dünyadan spor haberleriyle bundan böyle karşımızda olacak. Amerikan futbolu itiş kakıştan fazlası mı? Buz hokeyinin olayı nedir? NBA maçlarını sabaha karşı değil de normal saatlerde izlemek nasıl birşey olacak? Ve tabiki Amerikalılar bu beyzbol sporunu nasıl bu kadar sevebiliyorlar? Tüm bu konularla ilgili Homidi'nin bizi aydınlatmasını sabırsızlıkla bekliyoruz. Evet Homidi, söz sende...
Bursaspor nefesleri kesen son haftada Süper Lig şampiyonluğuna erişti ve Trabzonspor'dan sonra şampiyonluk sevinci yaşayan ikinci anadolu takımı oldu. Bu başarının mimarlarından birinin son maçta Fenerbahçe'ye yenilmemeyi başaran Trabzonspor olması da ilginçti.
Dünya Kupası sönük geçen grup maçlarından sonra zevkli mücadelelere sahne olan finalleriyle yazın başlangıcına heyecan kattı. Son Avrupa Şampiyonu İspanya ilk maçını kaybedip sonrakilerin hepsini 1-0 kazanarak Dünya Şampiyonu oldu ve akıllara Yunanistan'ın Avrupa Şampiyonluğu'nu getirdi. Almanya finale kadar oynadığı futbolla göz doldurdu. Türkiye ise tabi ki "Biz olsaydık kesin finaldeydik, giden takımları görüyoruz" tartışmalarına odaklanarak kaçan turnuvadan gereken derslerin aldığının sinyalini verdi.
Bir başka uluslararası turnuva heyecanı ise Türkiye'de yaşandı. Dünya Basketbol Şampiyonası'nda milli takım coştu. Daha önce büyük turnuvalarda yenilerek elendiği tüm takımları yenerek bizlere inanılmaz anlar yaşattı. Özellikle son saniye blokfaulumsuyla kazandığımız Sırbistan yarı finali unutulmazdı. Final ise hiç oynanmasaydı daha iyiydi.
Bu sırada NBA'de de yaz transferleri heyecanı yaşanıyordu. LeBron James dahil bir çok yıldız oyuncunun serbest kalacağı yaz döneminde oyuncuların verecekleri kararlar sabırsızlıkla bekleniyordu. Wade'i takımda tutabilecekler mi diye merak edilen Heat onu takımda tutmakla kalmayıp LeBron James ve Chris Bosh'u da kadroya eklemeyi başardı. Böylelikle gelecek sezon hangi takımı tutmayacağım konusu da netleşmiş oldu. Fakat hangi takımı destekleyeceğim hala belirsiz. Aynı süreçte Semih Erden'in Celtics'e, Ömer Aşık'ın Chicago'ya gitmesi NBA'deki Türk oyuncu sayısını 5'e çıkarmış oldu.
Şimdilik hatırlayabildiklerim bunlar.
Son durumlar?
Peki liglerde durumlar nasıl? Genel tablo nedir? Bütün bunları, takımlar ve oyuncularla ilgili dedikoduları daha sonraya saklıyorum.
Yepisyeni içerik!
Leblebispor'da bundan böyle Amerikan sporlarının ağırlığı da hissedilecek. Washington'daki ajanımız Homidi Gırtlak yeni dünyadan spor haberleriyle bundan böyle karşımızda olacak. Amerikan futbolu itiş kakıştan fazlası mı? Buz hokeyinin olayı nedir? NBA maçlarını sabaha karşı değil de normal saatlerde izlemek nasıl birşey olacak? Ve tabiki Amerikalılar bu beyzbol sporunu nasıl bu kadar sevebiliyorlar? Tüm bu konularla ilgili Homidi'nin bizi aydınlatmasını sabırsızlıkla bekliyoruz. Evet Homidi, söz sende...
Mayıs 02, 2010
Haftannın ŞAK ŞAK ŞAK Ödülleri
Geçtiğimiz haftanın bravo çok iyi yaptınız ödülleri :
Basında Büyük Şakşak Ödülü:
Salı günkü Şampiyonlar Ligi maçlarını vermek yerine insanları Papatyam dizisine mağdur bırakan Star Tv kazanıyor. Star Tv önümüzdeki dönemlerde de Şampiyonlar Ligi maçı oynanacak her hafta bu ödülün en iddaalı adayı olacak gibi gözüküyor. Neyse ki bu sezon başka salı maçı oynanmayacak Şampiyonlar Ligi'nde.
Basında Yardımcı Şakşak Ödülü:
Ntvspor'un hafta boyunca basketbola ayırdıgı sürenin toplamı 2 saati geçmiyor malesef. Bu 2 saatin yarısı zaten NBA Live ve NBA Action gibi direkman yabancı programın Türkçe seslendirilmesiyle yapılıyor, geriye sadece NBA Stüdyo kalıyor. Bu hafta, ki artık NBA de playoff sezonu gelmiş işler kızışmış iyice, bir hevesle Kaan Kural'ı dinlemek için ekranın karşısına geçtigimiz anda karsımıza Final diye ne idüğü belirsiz bir program sunan Ntvspor yarattığı büyük hayal kırıklığıyla bu ödülü haketti.

Bireysel Şakşak ödülü:
Ayhan Atalay'ı gündemi meşgul eden manasız açıklamalarıyla bu hafta ilk defa tanıdım (belki bir sürü sporsever gibi). Kendisi adeta bu ödülü almak için çıktı ortaya. Kendisini tebrik ediyoruz ve başarılarının devamını diliyoruz.

Takım Halinde Şakşak Ödülü:
Dallas Mavericks yarattığı hayal kırıklığıyla bu ödülü kimseye kaptırmadı. Cok heyecanlı geçen oylamada Dallas'ın Arsenal'i geçmesindeki en büyük etken Dallas'ın 8 sene üst üste hayal kırıklığı yaratması ve Arsenal'in "çok genç takımız abi" savunması oldu.
Önümüzdeki hafta da Haftanın ŞAK ŞAK ŞAK ödüllerinde buluşmak dileğiyle iyi akşamlar.
Basında Büyük Şakşak Ödülü:
Salı günkü Şampiyonlar Ligi maçlarını vermek yerine insanları Papatyam dizisine mağdur bırakan Star Tv kazanıyor. Star Tv önümüzdeki dönemlerde de Şampiyonlar Ligi maçı oynanacak her hafta bu ödülün en iddaalı adayı olacak gibi gözüküyor. Neyse ki bu sezon başka salı maçı oynanmayacak Şampiyonlar Ligi'nde.
Basında Yardımcı Şakşak Ödülü:
Ntvspor'un hafta boyunca basketbola ayırdıgı sürenin toplamı 2 saati geçmiyor malesef. Bu 2 saatin yarısı zaten NBA Live ve NBA Action gibi direkman yabancı programın Türkçe seslendirilmesiyle yapılıyor, geriye sadece NBA Stüdyo kalıyor. Bu hafta, ki artık NBA de playoff sezonu gelmiş işler kızışmış iyice, bir hevesle Kaan Kural'ı dinlemek için ekranın karşısına geçtigimiz anda karsımıza Final diye ne idüğü belirsiz bir program sunan Ntvspor yarattığı büyük hayal kırıklığıyla bu ödülü haketti.
Bireysel Şakşak ödülü:
Ayhan Atalay'ı gündemi meşgul eden manasız açıklamalarıyla bu hafta ilk defa tanıdım (belki bir sürü sporsever gibi). Kendisi adeta bu ödülü almak için çıktı ortaya. Kendisini tebrik ediyoruz ve başarılarının devamını diliyoruz.

Takım Halinde Şakşak Ödülü:
Dallas Mavericks yarattığı hayal kırıklığıyla bu ödülü kimseye kaptırmadı. Cok heyecanlı geçen oylamada Dallas'ın Arsenal'i geçmesindeki en büyük etken Dallas'ın 8 sene üst üste hayal kırıklığı yaratması ve Arsenal'in "çok genç takımız abi" savunması oldu.
Önümüzdeki hafta da Haftanın ŞAK ŞAK ŞAK ödüllerinde buluşmak dileğiyle iyi akşamlar.
Nisan 29, 2010
Gezegenden Futbol
Geçtiğimiz günlerde Premier Lig'le ilgili bir şey araştırırken farkettim WBA'nın heyecan fırtınası şeklinde geçen son 10 yılını. 00/01 sezonunda Division 1'i 6. sırada tamamlayan WBA, Playoff yarı finalinde Bolton'a elenerek Premier Lig'e çıkma şansını kaybetti. Bir sonraki sezonda 89 puan alarak takipçisi Wolverhapton'ın 3 puan önünde 2. olarak Premier Lig'e çıkmayı başaran WBA, 02/03 sezonunda ise Premier Ligde tutunamayıp tekrardan Division 1'in yolunu tuttu. Daha bu dönemlerde asansör takım olma sinyalleri veren ekip 03/04'te 2. olarak tekrardan Premier Lig'e çıkmayı başardı. Ancak bahsettiğim dönem boyunca (00-04) takımın başında görav yapan Gary Megson'la sezon başladıktan bir kaç maç sonra yollar ayrıldı ve göreve Bryan Robson getirildi. Bryan Robson'la geçilen 04/05 sezonunda takım Premier Lig sonuncusu Southampton'dan sadece 2 puan fazla alabilmesine rağmen mucizevi bir şekilde ligde kalmayı başardı. Ancak beklenildigi gibi ertesi sezon gelen 19.lukla beraber Championship'in yolları bir kez daha gözüktü WBA'ya ve Bryan
Nisan 28, 2010
Süpürdü...
Playoff 1. turundaki ilk ve tek süpürme Orlando'dan geldi. Orlando kağıt üstünde playoff'un en kolay takımı olarak gözüken Charlotte'u süpürürken, 4 maçın hiçbirinde 100 sayı barajını aşamadı ve maç başına 94,75 sayı attı. Bu ortalama Orlando'nun sezon içinde attığı sayı ortalamasının 8 sayı altında. Buradan Charlotte'un seri boyunca iyi bir savunma performansı sergiledigini söyleyebiliriz. Ancak Charlotte'un hücumda ne kadar kısır bir takım olduğunu bir daha gördük sanırım. Atılan sayıların neredeyse tamamı ittirme pozisyonlar sonucunda geldi. Raymond Felton'ın takımını iyi yöneten bir gard oldugunu söyleyemeyeceğim, onunla birlikte Boris Diaw'dan da sayı katkısı alınamamasıyla bütün sayı yükü Stephen Jackson'ın üzerine kaldı. Gerald Wallace seride 17,5 sayı ortalamasıyla oynamasına rağmen kendine pozisyon yaratan bir oyuncu olmadığından ancak boş bir pozisyonda top alınca etkili olabildi. Yani onun hücumda üretken bir isim oldugunu söylemek güç. Sanırım bu seri hakkında daha fazla bir şey konuşmaya gerek yok, beklenen oldu diyebiliriz. (Her ne kadar ben Charlotte'un bir maç almasını tahmin etsem de serinin ilk iki maçından sonra ancak Orlando maçı kendi elleriyle verirse öyle bir şey olabilecegini düşündüm)
Şu anda oynanmakta olan Boston - Miami maçında Boston maçın ilk yarısını 48-38 önde bitirdi ve seriyi 4-1 bitirmeye yakın gözüküyor. Tabi Wade 4. çeyrekte yine bir çılgınlık yaşamazsa. Bu gece oynanacak diger 3 maçta Cleveland ve San Antonio'nun seriyi bitiriceğini düşünüyorum. Cleveland 4. maçta gerektiğinde Chicago'yu ezip geçebileceğini gösterdi. Texas'ta ise Dallas'ın 3-1 den seriyi geri döndüreceğine hiç inanmıyorum, bununla birlikte morali bozuk Dallas'ın turu geçeceklerine dair inancının kaldığını zannetmiyorum. Bu yüzden de San Antonio'nun bu gece seriyi bitireceğine inanıyorum. Eğer bu gece Dallas kazanabilirse son 2 maç çok "kanlı" geçecektir. Son olarak bence gecenin en heyecanlı maçı malesef 5bucukta Los Angeles'ta oynanacak.
Şu anda oynanmakta olan Boston - Miami maçında Boston maçın ilk yarısını 48-38 önde bitirdi ve seriyi 4-1 bitirmeye yakın gözüküyor. Tabi Wade 4. çeyrekte yine bir çılgınlık yaşamazsa. Bu gece oynanacak diger 3 maçta Cleveland ve San Antonio'nun seriyi bitiriceğini düşünüyorum. Cleveland 4. maçta gerektiğinde Chicago'yu ezip geçebileceğini gösterdi. Texas'ta ise Dallas'ın 3-1 den seriyi geri döndüreceğine hiç inanmıyorum, bununla birlikte morali bozuk Dallas'ın turu geçeceklerine dair inancının kaldığını zannetmiyorum. Bu yüzden de San Antonio'nun bu gece seriyi bitireceğine inanıyorum. Eğer bu gece Dallas kazanabilirse son 2 maç çok "kanlı" geçecektir. Son olarak bence gecenin en heyecanlı maçı malesef 5bucukta Los Angeles'ta oynanacak.
Nisan 23, 2010
Oklahoma attı 2-1 oldu
Serinin devamında oklahoma kendi evindeki 2. maçı da kazanabilirse serinin 7 maça uzayacagını düşünüyorum . Bununla birlikte lakers'ın bu seneki playofflarda rahat bir mac kazanmasının cok zor oldugunu düşünüyorum.
Tahmin (4-3 lakers)
Nisan 17, 2010
2010 Playoff Değerlendirmesi Doğu 1-8:
Cleveland Cavaliers - Chicago Bulls: Cleveland'in cok zorlanmadan gececegini düşünüyorum bu turu. Chicago son dönemde aldığı galibiyetlerle Playoff'a katılmayı başardı. Bu dönemde Rose özellikle hücumda önplana çıktı ve takımını sırtladı tabi chicago'da bu son dönemde sakatlıktan dönen Joakim Noah'ın katkıları da yadsınamaz. Chicago geçen seneki playoff heyecanını tekrar yaratmak istiyorsa Taj Gibson, Joakim Noah ve Brad Miller'ın takıma yapacagı skor katkısı cok onemli bununla birlikte en onemli nokta Derrick Rose'un Delonte West gibi sert bir oyuncuya üstünlük sağlaması şart. Clevelandın ise son 10 gündür ciddi bir maç oynamamaları bence onlar açısından bir dezavantaj oldu. Bu kadar fazla oyuncu dinlendirmenin mantığını da anlamıyorum ben açıkçası. Bunun dışında şampiyonluğu gözüne kestirmiş olan Cleveland'ın bu sefer kolay kolay vazgeçeceğini zannetmiyorum. Normal sezonda aralarında oynadıkları maçlarda ortaya çıkan 2-2'lik eşitlik ise Cleveland açısından en büyük soru işareti.
Tahminim 4-1 Cleveland.
Nisan 16, 2010
Fabian Espindola'nın Hüzünlü Hikâyesi
Fabian Espindola, Amerika'nın futbol ligi olan MLS'de Real Salt Lake takımında forma giyen Arjantinli oyuncu, 2008 yılının Eylül ayında bir futbolcunun yaşayabileceği en büyük hayal kırıklıklarını aynı pozisyonda yaşadı. Takımı Real Salt Lake'in Los Angeles Galaxy ile yaptığı karşılaşmada takımının gol umudu olarak sahaya sürülmüştü Arjantinli forvet. Karşılaşmanın henüz başlarında, sekizinci dokuzuncu dakikalarda maça daha iyi başlayan Real Salt Lake sol kanattan hücum geliştiriyordu. Salt Lake'li bir oyuncu ceza sahası dışında topla buluştuktan sonra kaleye çok sert bir şut gönderdi. Bu sırada kale sahası içinde konuşlanmış olan Espindola kaleye sırtı dönük olarak yükseldi ve kendisine doğru süratli bir şekilde gelen topa çok yumuşak bir kafa vuruşu yaptı. Yere inip de kafasını çevirdiğinde de topun kaleye girmiş olduğunu gördü. Gol atmanın verdiği heyecanla orta saha çizgisiyle taç çizgisinin birleştiği yere doğru artık futbol sahalarında klasikleşmiş "gol atan futbolcu deparı"nı atan Espindola en sevdiği gol sevincini tekrarladı: iki parande ve bir ters takla.

İşte taklasının objektiflere yansıyan tam bu anında bir futbolcunun olabildiği en mutlu ve gururlu ruh halindeydi Espindola. Fakat bir an sonra artık öyle olmayacaktı. Taklasını bitirip yere indiğinde Espindola'nın yüzünde hala mutlu ve gururlu ruh halini yansıtan o gülümseme vardı. Çok kısa bir an içinde (ama biliyoruz ki bazı anlar diğerlerinden daha uzundur) Espindola taklanın inişi sırasında yere biraz kötü basan sağ ayağının sakatlandığını fark etti. Bir yandan bu durumu antrenörüne nasıl izah edeceğini düşünen Espindola kafasını kaldırıp kulübeye baktığında ise golü attığı ilk anda taç çizgisine doğru koşarken gördüğü manzaradan çok farklı bir manzarayla karşılaştı. Artık inen kalkıp ellerden kollardan, goool diye bağıran suratlardan ve diğer hiçbir türlü gol sevincinden eser kalmayan kulübede bütün dudaklar bükük ve bütün kafalar sağa doğru çevrilmiş, bütün gözler aynı noktaya bakıyordu. Espindola da kafasını o yöne doğru çevirdi ve o uğursuz "ofsayt gerekçesiyle kalkan bayrak"ı gördü. İşte Espindola'nın heyecan verici hüzünlü hikâyesi burada sonlandı. Espindola sakatlanan ayak bileği yüzünden en az 1 ay sahalardan uzak kaldı. Maç ise 2-2 beraberlikle sonuçlandı.
Turkcell Süper Lig Artık Bitsin

Türkcell süper ligde bir sezonun daha sonuna gelinirken, şöyle bir düşününce keyif veren, insanı oh be iyi ki izlemişim bu maçı dedirten maç sayısı yine 3-5'i geçmedi. Bunun da ötesinde maçların özetleri bile sıkıcı artık. Sezondan geriye şimdilik aklımda kalanlar:

- Beşiktaşın 5. haftada başlayan şampiyonluk ihtimalinin bittiği yorumları, 26. haftada tekrar şampiyonluğun en büyük adayı olmaları ve hala şampiyonluk iddaasının devam etmesi. Nihat'ın ıslıklanması ve aldığı arabanın bile olay olması. Federasyona atılan enteresan mesajlar. Abi bizim gruptaki takımların hepsi hala avrupada devam ediyor denilmesinin ardından butun takımların bir sonraki turda avrupadan elenmesi. Ernst'in cok koşunca kafasının kıpkırmızı olması.


- Galatasarayın izlediği Manchester city'vari 20 hücumcu alalım cok gol atalım(o da olmadı ki) 1 de defans(o da sonradan) yeter gerisini s..tir et politikasının ikinci kez deplasmanlardaki başarısız tablo ile suya düşmesi. Taraftarın çenesini arda'nın performansından cok birlikte oldugu kişinin yorması. Federasyona yapılan ithamlar. Galatasaraydaki avusturalyalıların takımın en başarılı iki oyuncusu olması. Mustafa Sarp'ın İBB maçında düştüğü durum,Servetin yabanci basında çıkan ayıbogan haberleri.


- Fenerbahçe'nin ilk 8 haftada her maçı kazanırken oynadığı oyunla sonradan 7 maç kazanamadığı dönemde oynadığı oyun arasında hiç fark olmaması. Daum ve Gazi reklamlı fenerbahçe eşofmanı. Güiza'nın bakışları, Alex'in al da at dercesine attığı paslardaki azalış (belki de güiza kaçırıyo diyedir). Üzücü bir şekilde Gökhan Gönüldeki düşüş ve yazın bir ay kadar manşetlerden düşmeyen sezon boyunca belki iki gün konuşulan Mehmet Topuz'un enteresan hikayesi.Aziz Yıldırım'ın yine istifa edeyazması.
- Bursaspor anadoludan yeni bir şampiyon mu çıkıyor hikayesi. Türkiyede bir Ertuğrul Sağlam gerçeği var söylemleri. Yeni polemikler: Benim takımım şampiyon olamıyorsa Bursa şampiyon olsun rakibim olmasın (yediremem) vs. Tuttuğum takım şampiyon olamıyorsa kim olursa olsun (delikanlıları) arasında bile tartışma çıkması.
-Trabzonsporda çalkantılı dönemlerin yaşanması, umut bulut'un bir dönem attığı(kaçırmadığı) gollerle izleyenleri şaşkına çevirmesi.Bu Onur Recep de iyi kaleciymiş. Bu sene Trabzon cok iyi olucak umutlarinin yine suya düşmesi, ama en azından kupa finali görmesi.
-Denizlispor'un yine küme düşmeme savaşı vermesi. (Ama bu sefer kalması taraftarıyım.)
-Manisasporun yaptıı hiç bir maçta biz iz bırakamaması
-Gençlerbirliğinin geçen seneden sonra umut vadeden oyunu.

-Eskişehirspor taraftarının lige renk katan çok az şeyden biri olması
-Sivassporun "herkes"çe beklenen çöküşü
-Diyarbakırsporun sene başında tazameta'yla fena değiller galba dedirtirken kendini çökertmesi
-Gaziantepspor'un gün geçtikçe daha da sıradan bir takım olması
-Kayserisporda iyi başlayan sezonun iyice kötüye gitmesi, Yapılan her transferin olay olması (mehmet topuz, james troisi, ali turan),
-Ankaraspor ve Ankaragücü(boş)(Mehmet çakır da artık güzel gol atmıyor ki yazalım)
-Ligin en eğlenceli maçlarını oynayan/izleten kasımpaşaspor. Bir yandan da Yılmaz Vural fenomeni ve milli takım antrenörü nereli olsun tartışmaları.
-İBB'nin 74tane taraftarıyla 52 puan alabilmesi, Sürekli sakatlanan forvetlerine rağmen yeni forvetler çıkarması
-Antalyasporun hicbir zaman formda veya formsuz olmaması.
-Radyoda her gün günde 8 saat süren aymı şeyi soyleyen 7 farklı bahis programı, ülkemizde türeyen sizin uzmalık alanınız danimarka ligi degil ama söyle bir kupon yaptım nasıl olmuş cümleleri. (kim o danimarka liginin uzmanı?). Her gün üstüne 8 saat konusulacak kadar maçı bulabilmek.(Tabi ki kimsenin programına laf etmek istemiyorum ama her o kanalı açtıgımda da bahis duymak istemiyorum)
-Son olarak da milli takımla ilgi; Avrupa 3.sü milli takımımız vs. avrupa şampiyonasında 3 .lük 4.lük maçı oynamadık kendimize 3. diyemeyiz atışmaları(çok farkediyo ya). Nolcak bu milli takımın hali.
Tepkiliymişim ya iyi oldu...
Nisan 15, 2010
Uuu Havuç Gibi Sıyırdı
Blogumuzun izleyici sayısının bugünlerde 6'ya çıkmasıyla takipçilerimizi? mağdur etmemek adına yeni yazar olarak göreve atıldım. Ilk yazımın tamamlanması 2 gün kadar sürdü ve yazının sporla alakası yok, konusu da yok, hatta bir yazı bile yok denebilir.
Yazının başlığı ise 1994 yılında evin bahçesinde her türlü bitkiye defans oyuncusu muammelesi yapıp topla çalım atarken bir çalılıgın bacagıma sürtmesiyle futbol dünyasına kazandırmış oldugum bir kalıptır.
Yazımı Kenny'nin bu muhteşem dansıyla sonlandırmayı uygun buluyorum.
Yazının başlığı ise 1994 yılında evin bahçesinde her türlü bitkiye defans oyuncusu muammelesi yapıp topla çalım atarken bir çalılıgın bacagıma sürtmesiyle futbol dünyasına kazandırmış oldugum bir kalıptır.
Yazımı Kenny'nin bu muhteşem dansıyla sonlandırmayı uygun buluyorum.
Nisan 14, 2010
Gezegenden Futbol: Kuzey Londra Derbisi
Sahadaki mücadeleye bir renk katacak ve oyundaki rekabeti körükleyebilecek her türlü karşıtlığın futbol dünyasına çok kolay bir şekilde dâhil olabildiğini biliyoruz. Bu karşıtlık bazen siyasi/ideolojik, bazen dini bir temele dayanabiliyor. Ya da sıradışı bir komşuluk ilişkisi veya kulüplerin tarihinde yaşanmış belli başlı bazı olaylar bu karşıtlığa katkıda bulunabiliyor. Londra'nın kuzeyinde konuşlanan iki komşu kulüp Arsenal ve Tottenham arasındaki rekabetin de böyle bir hikâyesi var...
19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında İngiltere'de futbol kulüplerinin önünde birbiriyle bağlantılı iki temel sorun bulunuyordu: profesyonelliğe geçilip geçilmeyeceğine dair verilecek olan karar ve kulüplerin maçlarını içinde oynayabileceği bir stadyum bulabilme sorunu. İşte bu iki temel sorun dolaylı yoldan da olsa Arsenal ve Tottenham arasındaki rekabeti başlatan unsurdu. Arsenal kulübü, ilk olarak Woolwich'te bir silah fabrikasında çalışan işçiler tarafından kurulmuştu. Dial Square, Royal Arsenal ve sonra da Woolwich Arsenal isimlerini alan takım 1896 senesinde profesyonelliğe adım atma kararı almıştı. Fakat profesyonelliğe geçişin getirdiği mali zorunluluklar kulübü Woolwich'te maçlarını oynadıkları Manor Ground stadyumundan taşınmaya zorlamaktaydı. 1912/13 sezonunun sonunda beklenen taşınma gerçekleşti. Kulüp Woolwich'ten Highbury'e taşınma kararı aldı. Böylelikle Arsenal ve Tottenham'ın komşuluk hikâyesi başlamış oldu.
Fakat Arsenal ve Tottenham arasındaki rekabetin gerçek sebebi iki tarafın da istemeyerek katlandığı bu zorunlu komşuluk durumu değildi. 1914/15 sezonunda yani 1. Dünya Savaşı başlayıp İngiltere'de futbol liglerine ara verilmeden önceki son sezonda Arsenal henüz 2. ligde mücadele ediyordu ve o sezonu 5. sırada bitirmişti. Tottenham ise 20 takımdan oluşan 1. ligi son sırada bitirmişti. Savaşın sona ermesiyle birlikte 1919 sezonunda ligler tekrar başlatılmadan önce 1. ligdeki takım sayısının 20'den 22'ye çıkarılması kararlaştırılmıştı. Normalde böyle bir durumda, en son oynanan sezonda son iki sırada yer alıp küme düşmesi gereken takımların ligde kalması, 2. ligde ilk ikiye giren takımların da 1. lige çıkarılmaları bekleniyordu. Fakat bunun yerine ilginç bir uygulamaya gidildi. 2. ligin ilk iki sırasındaki takımlar 1. lige çıkarıldılar, burada bir sorun yok. Kalan iki takımlık yerin bir tanesi 1914/15 sezonunu 19. kapatan Chelsea takımına verildi. Son kalan takımın seçilmesi içinse Tottenham, Arsenal, Barnsley, Wolves, Nottingham Forest, Hull City ve Birmingham takımları arasında bir oylamaya gidildi. Arsenal bu takımlar arasında en çok oyu kazanarak gelecek sezon 1. ligde mücadele etme hakkını kazanmış oldu. Tottenham beklenmedik bir şekilde kendisine komşu olan bu takımdan ikinci kazığı yemesi iki kulüp arasında Kuzey Londra derbisi denilen bu rekabetin doğmasına vesile oldu.
19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında İngiltere'de futbol kulüplerinin önünde birbiriyle bağlantılı iki temel sorun bulunuyordu: profesyonelliğe geçilip geçilmeyeceğine dair verilecek olan karar ve kulüplerin maçlarını içinde oynayabileceği bir stadyum bulabilme sorunu. İşte bu iki temel sorun dolaylı yoldan da olsa Arsenal ve Tottenham arasındaki rekabeti başlatan unsurdu. Arsenal kulübü, ilk olarak Woolwich'te bir silah fabrikasında çalışan işçiler tarafından kurulmuştu. Dial Square, Royal Arsenal ve sonra da Woolwich Arsenal isimlerini alan takım 1896 senesinde profesyonelliğe adım atma kararı almıştı. Fakat profesyonelliğe geçişin getirdiği mali zorunluluklar kulübü Woolwich'te maçlarını oynadıkları Manor Ground stadyumundan taşınmaya zorlamaktaydı. 1912/13 sezonunun sonunda beklenen taşınma gerçekleşti. Kulüp Woolwich'ten Highbury'e taşınma kararı aldı. Böylelikle Arsenal ve Tottenham'ın komşuluk hikâyesi başlamış oldu.
Fakat Arsenal ve Tottenham arasındaki rekabetin gerçek sebebi iki tarafın da istemeyerek katlandığı bu zorunlu komşuluk durumu değildi. 1914/15 sezonunda yani 1. Dünya Savaşı başlayıp İngiltere'de futbol liglerine ara verilmeden önceki son sezonda Arsenal henüz 2. ligde mücadele ediyordu ve o sezonu 5. sırada bitirmişti. Tottenham ise 20 takımdan oluşan 1. ligi son sırada bitirmişti. Savaşın sona ermesiyle birlikte 1919 sezonunda ligler tekrar başlatılmadan önce 1. ligdeki takım sayısının 20'den 22'ye çıkarılması kararlaştırılmıştı. Normalde böyle bir durumda, en son oynanan sezonda son iki sırada yer alıp küme düşmesi gereken takımların ligde kalması, 2. ligde ilk ikiye giren takımların da 1. lige çıkarılmaları bekleniyordu. Fakat bunun yerine ilginç bir uygulamaya gidildi. 2. ligin ilk iki sırasındaki takımlar 1. lige çıkarıldılar, burada bir sorun yok. Kalan iki takımlık yerin bir tanesi 1914/15 sezonunu 19. kapatan Chelsea takımına verildi. Son kalan takımın seçilmesi içinse Tottenham, Arsenal, Barnsley, Wolves, Nottingham Forest, Hull City ve Birmingham takımları arasında bir oylamaya gidildi. Arsenal bu takımlar arasında en çok oyu kazanarak gelecek sezon 1. ligde mücadele etme hakkını kazanmış oldu. Tottenham beklenmedik bir şekilde kendisine komşu olan bu takımdan ikinci kazığı yemesi iki kulüp arasında Kuzey Londra derbisi denilen bu rekabetin doğmasına vesile oldu.
Nisan 09, 2010
Günün Sorusu: NBA'de Doğu'da 8. Kim Olacak?
Dün akşam oynanan karşılaşmalarda Chicago, LeBron James'in forma giymediği maçta Cleveland'ı kendi evinde yenmeyi başardı. Andrew Bogut ve Chris Bosh gibi önemli yıldızların başlarına gelmiş olanlar bütün takımları korkutmuş olmalı ki Lakers'da Kobe'nin, cleveland'da James'in forma giymediklerini görüyoruz. Kalan maçlarda da oynamama ihtimalleri yüksek. Her neyse konu bu değil, konu Chicago'nun kazanıp durumunu Toronto'yla eşitlemiş olması. Ve hatta kâhinlik yapmak gerekirse, bu geceki maçlardan sonra Chicago muhtemelen Toronto'nun önüne geçecek. Özetle NBA'de haftanın en önemli tartışmalarından biri bu, 8. kim olacak konusu. Ben ise şunu soruyorum, olacak da ne olacak?Doğu'da normal sezonu 8. kapatan takım playoff ilk turunda Cleveland Cavaliers'ın rakibi olacak. Tabii hiç belli olmaz ama muhtemelen de elenecek. Bu açıdan ben en azından Chicago'nun bize daha keyifli bir seri izleteceği kanısında olduğumdan playoff'a onların kalmasını istiyorum. Geçen sene yine 8. olarak playoff'a kalan Chicago'nun Boston'a karşı gösterdiği direnci hatırlıyoruz.
Peki bugüne kadar 8. sıradan playoff'a kalan takımlar 1. sıra takımlarına karşı ne yapabildiler?
1993-94 SEZONU: DENVER NUGGETS-SEATTLE SUPERSONICS
Playoff'larda ilk tur eşleşmelerinin henüz 5 maç üzerinden oynandığı dönemler, Batı konferansında bugün Oklahoma City Thunders olarak bilinen takım henüz lokasyon değişikliğine uğramamış ve Seattle'da konumlanmakta. NBA'in en önemli koçlarından George Karl Supersonics'in başında henüz ikinci senesinde normal sezonu takım tarihinin en iyi derecesiyle bitirmiş, 63-19. Takımın ilk 5'inde ise Gary Payton, Detlef Schremp, Kedall Gill, Shawn Kemp ve Sam Perkins gibi isimler yer almakta. Playoff ilk turunda ise onları 2.18 m'lik dev bir süpriz bekliyordu: Dikembe Mutombo ve onun liderliğinde Denver Nuggets.
İlk iki maçı kazanan Seattle seride 2-0 öne geçiyor ve ne oluyorsa seri Denver'a taşındıktan sonra oluyordu. Burada oynanan ilk karşılaşmayı 110-93 kazanan Nuggets, ikinci karşılaşmayı da uzatmalarda 94-85 kazanmayı başarıyordu. Serinin beşinci ve son maçı Seattle'da oynanırken yine uzatmalara giden karşılaşmayı Denver 98-94 kazanıyor, Dikembe Mutombo bu beş maçlık seride yaptığı toplam 31 blokla bir rekora imza atmış oluyordu. Aynı zamanda playoff'lara 8. sıradan katılan bir takım NBA tarihinde ilk kez 1. sıradan katılan takımı elemiş oluyordu. Nuggets ikinci turda ise Utah Jazz'le karşılaşırken ilk üç maçı kaybetmesine rağmen seriyi yedinci maça kadar uzatmayı bir şekilde başarmış fakat bu sefer yedinci maçı kaybederek elenmişlerdi.
1998-99 SEZONU: NEW YORK KNICKS-MIAMI HEAT
NBA'de salary cap uygulamalarında yapılan düzenlemeler ve yaşanan anlaşmazlıklardan dolayı normal sezonda takımların yalnızca 50 maç yaptıkları sezonda New York Knicks doğu konferansında sonuncu sıradan playoff'lara katılmaya hak kazanmıştı. Rakipleri ise Tim Hardaway'li, Alonzo Mourning'li, Dan Majerle'li Miami Heat olmuştu. New York Knicks'te ise Patrick Ewing yine sakatlıklarla boğuştuğu bir sezonda takıma kısıtlı katkı yapabiliyordu. Onun yokluğunda takımı sırtlayan isimler ise attığı basketlerden sonra yaptığı hareketle hafızalara kazınan Larry Johnson,
Alan Houston, Charlie Ward ve benchten gelip takıma önemli katkılarda bulunan Latrell Sprewell ve Marcus Camby'di. New York Knicks seriyi 5. maça kadar uzatmayı başardı, son maçın son saniyelerine Miami Heat'in 77-76 üstünlüğüyle girilmişti. Alan Houston maçın bitmesine 0.5 saniye kala bulduğu basketle takımını bir üst tura taşıyordu. Knicks bu galibiyetle aldığı gazla ikinci turda Atlanta Hawks'ı süpürmeyi başardı. Konferans finalinde zorlu bir serinin sonunda Indiana Pacers'ı da geçmeyi başaran Knicks finalde ise San Antonio Spurs'le karşılaşıyordu. San Antonio Spurs Avery Johnson, Sean Elliot, David Robinson gibi veteran oyunculara Tim Duncan gibi genç bir yıldızın katılmasıyla tarihinin ilk şampiyonluğuna bu sezonda ulaşmıştı. Knicks'in bu sezonda yakaladığı finale kalma başarısı ise playoff'a 8. sıradan giren takımlar tarafından hâlâ ulaşılamamış bir başarıydı.2006-07 SEZONU: GOLDEN STATE WARRIORS-DALLAS MAVERICKS
Uzun süre Dallas Mavericks takımının başında görev yapan ve geçtiğimiz günlerde NBA kariyerinde en çok maç kazanan koç ünvanını kazanan Don Nelson, o sezonun başında Mavericks'in genel menajeri Cuban'la anlaşmazlık yaşayıp takımdan ayrılıp Golden State'le anlaşmıştı. Bu iki takım playoff ilk turunda karşı karşıya gelmişlerdi. Golden State Warriors bu eşleşmeyi 4-2 kazanmayı başarmış ve yedi maç üzerinden oynanan serilerde 1. sıradaki takımı eleyen ilk 8. sıra takımı olmuştu.
Etiketler:
chicago bulls,
dikembe mutombo,
larry johnson,
nba,
toronto raptors
Nisan 08, 2010
Taraftarlık/Futbol İzleyiciliği
Aklıma takılan meselelerden bir tanesi de futbol izleyiciliği ve taraftarlık konumları. Öncelikle şunu belirtmekte fayda var, futbolun tarihsel gelişimine baktığımızda onun çoğunluk tarafından oynanan bir oyundan çoğunluk tarafından izlenen bir oyuna dönüşmekte olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumu şöyle de açıklayabiliriz, futbolla ilgili politikaların belirlenmesinde "daha çok insanın futbol oynamasını nasıl sağlayabiliriz"den ziyade "üst düzey futbolu daha çok insana nasıl izletebiliriz" gibi bir düşünce hakim.
Bu noktada şu farkın da altını çizmek gerek, taraftarlık ve futbol izleyiciliği gibi iki ayrı konum var. Yani "oyun sahasının dışında kalan ve oyuna uzaktan bakan insanlar" genel başlığı altındaki iki ayrı konumdan bahsediyoruz. Bu iki konumdan taraftarlığı seçenler, sahada olup bitene daha çok dâhil olmayı arzulayan ve buna bir şekilde ihtiyaç duyanlar. Futbol izleyicilerinin ise böyle bir kaygısı pek yok. Her ne kadar bu iki ayrı duruş arasında bir gerilim varsa da (bkz. bağırmayan taraftar s..tirsin gitsin veya ayağa kalkmayan ..'lı olsun gibi tezahüratlar) bu gerilim aslında temelde var olan bir duygudaşlıktan kaynaklanıyor; futbol sevgisi ve onu sahiplenme arzusu. Fark ise az önce de söylediğim gibi taraftar konumunda olanların sahada olup bitene, oyuna müdahale etme hakkını kendilerinde görmeleri ve daha fazla müdahil olmak istemeleridir. Daha da doğrusu aslında kendilerini oyunun dışında bir faktör olarak görmemeleri, takımın bir parçası olarak görmeleridir. Çok çok özetle, taraftar tuttuğu takımın kaderinde kendisinin de bir payı/rolü olmasını isteyen biridir benim gözümde.
Bu müdahale, farklı tribün şovları sergilemekten kulüp oyuncusunu arabasında kıstırıp düşük performansının hesabını sormaya veya maç sırasında dakikalarca kulüp yönetimi aleyhinde tezahürat yapmaya kadar çeşitlilik gösteren çok renkli bir eylem yelpazesinde vuku bulabiliyor. Peki bu müdahalenin meşru yolu ne olmalı? Ya da futbol kulüpleri taraftarlarına böyle bir müdahalede bulunma olanağı sunmaktan sorumlu mudur? Belki de kulüplerin böyle bir kaygılarının olup olmadığını sormak daha doğru olur. Sonuç olarak taraftarların böyle bir şansa sahip olmadıklarını söylemek çok da yanlış olmaz. Bu durum farklı ülkelerde farklı tepkilerle su yüzüne çıkabiliyor. Örneğin İngiltere'de son zamanlarda yaygınlaşan bir tepki kulüp yönetiminden memnun olmayan taraftar gruplarının, yönetiminde kendilerinin de söz sahibi olacakları yarı profesyonel kulüpler kurmaları ve böylelikle bir anlamda eski kulüplerinden desteklerini çekmeleri olarak görülüyor. Manchester United'ın Grazerlar tarafından alınmasından sonra bu şekilde kurulan FC United of Manchester buna güzel bir örnek. Ya da AFC Wimbledon takımının daha sonra başka bir yazıda değineceğim öyküsü de önemli bir taraftar müdahalesi hikâyesi.
Ama tabi bu biraz çetrefilli ve alengirli bir yol. Biraz fazla cüretkâr ve kesin bir dönüş. Eğer sahada oynanan oyunun herhangi bir unsuru ile ilgili bir memnuniyetsizlik varsa ve illa müdahale etmek isteniyorsa ben ülkemizde de yapıldığı gibi daha yakın temasa dayanan, daha çabuk sonuç verebilecek bir tepkiyi daha doğru buluyorum. Bir örneği için...

Bu noktada şu farkın da altını çizmek gerek, taraftarlık ve futbol izleyiciliği gibi iki ayrı konum var. Yani "oyun sahasının dışında kalan ve oyuna uzaktan bakan insanlar" genel başlığı altındaki iki ayrı konumdan bahsediyoruz. Bu iki konumdan taraftarlığı seçenler, sahada olup bitene daha çok dâhil olmayı arzulayan ve buna bir şekilde ihtiyaç duyanlar. Futbol izleyicilerinin ise böyle bir kaygısı pek yok. Her ne kadar bu iki ayrı duruş arasında bir gerilim varsa da (bkz. bağırmayan taraftar s..tirsin gitsin veya ayağa kalkmayan ..'lı olsun gibi tezahüratlar) bu gerilim aslında temelde var olan bir duygudaşlıktan kaynaklanıyor; futbol sevgisi ve onu sahiplenme arzusu. Fark ise az önce de söylediğim gibi taraftar konumunda olanların sahada olup bitene, oyuna müdahale etme hakkını kendilerinde görmeleri ve daha fazla müdahil olmak istemeleridir. Daha da doğrusu aslında kendilerini oyunun dışında bir faktör olarak görmemeleri, takımın bir parçası olarak görmeleridir. Çok çok özetle, taraftar tuttuğu takımın kaderinde kendisinin de bir payı/rolü olmasını isteyen biridir benim gözümde.
Bu müdahale, farklı tribün şovları sergilemekten kulüp oyuncusunu arabasında kıstırıp düşük performansının hesabını sormaya veya maç sırasında dakikalarca kulüp yönetimi aleyhinde tezahürat yapmaya kadar çeşitlilik gösteren çok renkli bir eylem yelpazesinde vuku bulabiliyor. Peki bu müdahalenin meşru yolu ne olmalı? Ya da futbol kulüpleri taraftarlarına böyle bir müdahalede bulunma olanağı sunmaktan sorumlu mudur? Belki de kulüplerin böyle bir kaygılarının olup olmadığını sormak daha doğru olur. Sonuç olarak taraftarların böyle bir şansa sahip olmadıklarını söylemek çok da yanlış olmaz. Bu durum farklı ülkelerde farklı tepkilerle su yüzüne çıkabiliyor. Örneğin İngiltere'de son zamanlarda yaygınlaşan bir tepki kulüp yönetiminden memnun olmayan taraftar gruplarının, yönetiminde kendilerinin de söz sahibi olacakları yarı profesyonel kulüpler kurmaları ve böylelikle bir anlamda eski kulüplerinden desteklerini çekmeleri olarak görülüyor. Manchester United'ın Grazerlar tarafından alınmasından sonra bu şekilde kurulan FC United of Manchester buna güzel bir örnek. Ya da AFC Wimbledon takımının daha sonra başka bir yazıda değineceğim öyküsü de önemli bir taraftar müdahalesi hikâyesi.
Ama tabi bu biraz çetrefilli ve alengirli bir yol. Biraz fazla cüretkâr ve kesin bir dönüş. Eğer sahada oynanan oyunun herhangi bir unsuru ile ilgili bir memnuniyetsizlik varsa ve illa müdahale etmek isteniyorsa ben ülkemizde de yapıldığı gibi daha yakın temasa dayanan, daha çabuk sonuç verebilecek bir tepkiyi daha doğru buluyorum. Bir örneği için...

Nisan 07, 2010
NBA Panoramik
Doğu'da son playoff pozisyonu için yarış devam ediyor. Geçen gece Toronto'nun Cleveland'ı deplasmanda yenebilmesi zaten beklenmiyordu fakat Chicago Bulls, Bogut'suz Milwaukee karşısında büyük bir fırsat kaçırdı. Ersan İlyasova, Bogut'un yokluğunda daha fazla dakika almakla kalmadı, hem takımının hem de maçın John Salmons'dan sonra en skorer oyuncusu oldu. Salmons da Bucks'a geldikten sonra United Center'a ilk dönüşünde oldukça iyi bir performans sergiledi. Böylelikle Milwaukee Bucks 2005-06 sezonundan sonra ilk kez playoff'a katılmayı garantilemiş oldu. Chicago ile Toronto arasındaki bir maç fark hala devam ediyor. Bu iki takımın kendi aralarında oynanacak olan maç büyük ihtimalle bu çekişmenin sonucunu belirleyecek. Bu maçı kazanan Toronto olursa büyük ihtimalle playoff'lara katılan takım olacaklar. Chicago'ya ise bu maçı kazanmak da yetmiyor çünkü iki takım arasında bu sezon oynanan ilk iki karşılaşmayı da kazanan Toronto'nun seride 2-0 üstünlüğü bulunuyor.

Akşam NBA TV'de ise Oklahoma City Thunders-Denver Nuggets karşılaşmasını izleyebileceğiz. O bitince de LA Clippers-Portland karşılaşması var. Uykusuz geceler...
Günün ikinci sitemi: Bu arada programa bakmışken gözüme çarptı, yarın gece yani Perşembe'yi Cuma'ya bağlayacak olan gece NBA'de üç karşılaşma oynanacak. Cleveland-Chicago, LA Clippers-Sacramento ve LA Lakers-Denver. Bu üç karşılaşma arasından bize LA Clippers-Sacramento maçını izletmeyi uygun gören her kim ise ona şu kabus gibi sallanan Turiaf kafasını reva görüyorum.


Batı ise tam bir arapsaçı. San Antonio Spurs, Ginobili'nin son haftalardaki müthiş performansı ile aldığı üst üste galibiyetlerle Oklahoma City'i geride bıraktı ve konferansın altıncı sırasına yükseldi. San Antonio Spurs sezonun bu önemli aşamasında yaptığı bu atakla asla hafife alınmaması gereken bir takım olduğunu hatırlattı. İkincilik için ise en önemli adayın Utah Jazz olduğunu düşünüyorum. Hayat Ginobili'yle güzel!
Akşam NBA TV'de ise Oklahoma City Thunders-Denver Nuggets karşılaşmasını izleyebileceğiz. O bitince de LA Clippers-Portland karşılaşması var. Uykusuz geceler...
Günün ikinci sitemi: Bu arada programa bakmışken gözüme çarptı, yarın gece yani Perşembe'yi Cuma'ya bağlayacak olan gece NBA'de üç karşılaşma oynanacak. Cleveland-Chicago, LA Clippers-Sacramento ve LA Lakers-Denver. Bu üç karşılaşma arasından bize LA Clippers-Sacramento maçını izletmeyi uygun gören her kim ise ona şu kabus gibi sallanan Turiaf kafasını reva görüyorum.
Göremiyorum! Göremiyorum!
Artık isyan edeceğim sevgili leblebiciler, nitekim neredeyse bütün liglerde ve organizasyonlarda mücadelenin iyiden iyiye kızıştığı şu dönemde karşılaşmaları izleyememek çok canımı sıkıyor. Dün Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinin en heyecan verici eşleşmesinde yalnızca ilk yarıda 4 gol oluyor, "dünya üzerinde görüp görebileceğimiz en önemli oyuncu bu mu olacak lan acaba?" şaşkınlığıyla günlerce saçma sapan Maradona karşılaştırmalarına maruz kalan Messi hat-trick yaparak rakibin bütün direncini tek başına kırıyor, göremiyorum! Neden? "Star böyle istedi!" Ne diyim, bravo!
Nisan 06, 2010
Aşk Mektubu

Sivasspor-Galatasaray maçında yaşanan olaylardan ötürü moralim bir hayli bozukken birden karşıma çıkıp keyfimi tekrar yerine getiren bu şeyden bahsetmeden geçemeyeceğim. Maçla ilgili yorumlarım bekleyebilir.
Bu şeye internette bloglar arasında dolanırken, Jennifer Doyle adlı Amerikalı bir akademisyenin futbolla ilgili bloğunda rastladım. Diğer detaylar çok da önemli değil, bu blogda "love letters" adlı bir bölüm var. "Güzel oyuna ve güzel oyunu oynayanlara" adanmış bir takım yazıların yer aldığı bu bölümde Türkiye'yle ilgili bir yazı gözüme çarptı. Bu yazı gerçekten de Euro 2008 yarı finalinde Almanya-Türkiye maçında Türkiye milli takımının oynadığı oyuna yazılan bir aşk mektubu gibiydi. Yazıdan bazı bölümler:
"The Turkish players are teaching me the full meaning of extending one's self. They are reaching into passes to scoop the ball up with the very tip of a toe. They just barely gain control of the ball before moving it forward, forward, forward. When their first goal comes, it feels inevitable, even as it is scrapped into the net after bouncing off the top bar. ...I'm exhausted by the end of the first half, but excited: Turkey feels like the better team. ...I wanted Turkey to win so much that I couldn't bear to watch them lose - especially given the way they were playing. ...I think it was their style - the scrappy, throw yourself totally into it sort of game that I think every player loves. They were playing like we do in our parks on the weekends. Or, like how we play in our minds - how we play in the stories we tell when we head off to the pub, or the local taco stand, and elaborately work over the games high and lowlights."
Bu yazıda asıl hoşuma giden şey milli takımımıza düzülen övgülerden çok oyun stiliyle ilgili tanımlamalar oldu. Özellikle "scrappy" kelimesi... Bugüne kadar genel olarak Türk futbolunun yapısına, tarzına ilişkin yapılan tanımlamalar arasında en uygunu bence bu. Biraz uyumsuz, belki düzensiz ve hatta sakar ama aynı zamanda agresif, savaşçı ve yılmayan bir karaktere de sahip. "Scrappy" sıfatı bu iki anlamı da bünyesinde taşıyor. Ne tam bir övgü ne de tam bir yergi, bence çok uygun bir saptama.
Yazıyı sonlandırmadan bir konuya daha kısaca değinmek istiyorum. Yine biraz keyif kaçıracak ama gerçekten de bu maç Türk oyuncuları, ya da herhangi bir Türk takımını oynadıkları oyundan keyif alırken gördüğümüz son maçlardan biriydi galiba.
Not: yazının tümünü görmek isteyenler için-> http://fromaleftwing.blogspot.com/2008/06/futbolus-interuptus.html
Nisan 05, 2010
Her şey böyle başladı


İçimdeki bu spor tutkusu nereden geliyor tam olarak anlamam mümkün değil. Ama sanırım her şeyin temelinde, en derinde "ben bu şeyi buradan atsam şuradaki şeye kesin sokarım galiba lan!?" tarzı bir gaz var. Bu kadar sene sonra da hâlâ geçmiş değil. Hatta daha genel olarak şöyle bir düşündüm de, dünya üzerinde sporun varlığını böyle bir duyguya borçluyuz sanırım. Futbol, basketbol, golf, tenis, bilardo, curling vs. kısacası çoğu spor böyle bir gazın farklı şekillerde ortaya çıkmış hali sanki. Ve aslında bu duygu sayesinde oyunların aslında bizden çok uzak olan profesyonel yönüyle bu kadar kolay ve sıcak bir ilişki kurabiliyoruz galiba. Bu yüzden elimizde çöpe atılmayı bekleyen bir şeyle mutfağa girdiğimizde bir anda gözlerimiz uzak köşedeki çöp kutusuna kitleniyor, kulağımıza aniden tutkulu seyirci sesleri doluyor, elimiz başımızın üstüne doğru kalkıyor ve önemli bir maçı son saniye basketiyle takımına kazandırmak üzere olan bir oyuncu havasına bürünebiliyoruz. Bu yüzden bir oyuncu güzel bir gol attığında buna çok sevinebiliyor ve hayranlıkla tekrar tekrar izleyebiliyoruz. Çünkü o duyguyu hepimiz biliyoruz. İçindeki beyaz süngeri dikişlerden dışarı fırlamış sünger topumuzu klas bir plaseyle salonun öbür ucundaki sehpanın çatalına mıhladığımızda o zevki biz de yaşıyoruz çünkü. Bu gaz hiç bitmesin!! Resimlere gelince, bahsettiğim bu gazın benim içimdeki gelişmesinde ve kendi çapımda dünya sporuyla bütünleşmesinde en önemli katkıya sahip üç şeyi, onlardan aldığım keyfin benzerini sanırım hâlâ bulamadığımdan burada anmak istedim. Fast break dergisi, Panini Euro 96 çıkartma albümü ve sensible world of soccer...
Etiketler:
sensible world of soccer,
spor tutkusu,
sünger top futbolu
Kaydol:
Yorumlar (Atom)